Din Dersi | din dersi, din sınavi, din yazilisi, kuran, namaz, abdest ?>
1
Eki

Ey Kabe’nin sahibi, kendimizi sana şikâyet ediyorum

 Bu yazı admin tarafından Genel kategorisine eklenmiştir!

Bayram yazısı! Cansıkıcı bir bayram yazısı yazıyorum. Ağzınızın tadını kaçıracak şeyler yazacağım için şimdiden özür diliyorum.. İsterseniz okumadan burada kesin.. Çünki yazılanları okuduğunuzda üzüleceksiniz..
Bir yazar öyle diyor. “Kabe’yi yok etme planı”
Mekke Manhattan’e benzeyecek.. Her tarafta dev gökdelenler..
Altın kafese hapsedilmeye çalışılan bir bülbül..
Kabe’ye “tepeden bakan” ziyaretçiler.
Mermer galerisi gibi bir şey.
Bu dünyanın en eski yapısında her şey çok yeni.
Ecyad kalesinin yerinde şimdi dev bir otel ve alışveriş merkezi var. Pahalı, lüks, fantastik ne ararsan var.. Önce tarihi yok ettiler.. Mezarları. Şimdi ise dağları tepeleri yok ediyorlar.. Hz. Ebubekir nerede oturuyordu, Hz. Ali, Osman, Ömer, hiçbirinin izine rastlayamazsınız. Hz. Hatice’nin mezarından başka bir iz yok. Ya da Hz. Aişe nerede oturuyordu belli değil. Cin Mescidi, sıradan Anadolu’daki şehrin sokakları arasına sıkışmış bir mescid gibi..
Ebu Cehil’in evi nerede belli değil.. Bir tarihin izleri tamamen yok edilmiş.. Hira’dan artık Kabe gözükmüyor.. Dev projektörlerin ışığı gözünüzü alıyor, gökyüzünü göremiyorsunuz. Ya da yıldızları çalınmış bir gökyüzü işte..
Kabe Fantasiland gibi bir yer haline getiriliyor. Ultra Modern bir meditasyon merkezi.. Korkunç paralar harcanıyor.. Tarihi bir şehrin altı üstüne getiriliyor..
Hervele yaparken Mekkeli müşrikler aklınıza gelmiyor.
Safa-Merve arasında koşarken de Haacer annemizi hayal edemiyorsunuz. Modern yapılar, tarihle aranıza bir bıçak gibi giriyor.. Her şey bedenin konforuna ayarlanmış.. İnsanın ruhu dev beton blokların, mermer duvarların arasında üşüyor. Sokakları hınca hınç dolduran kalabalıkların arasında yalnız bir biçare gibi yürüyorsunuz. Belki bu biraz da utancımızdan..
Zemzem kuyusunu göremiyorsunuz ki, İsmail atamızı hatırlayasınız.. Birilerinin gözünde, (haşa) Makamı İbrahim cemakan içinde bir ayak izi sadece.. Hacer-ülesved plastik bir kovan!?.
Şeytan taşlarken Arafat ya da Müzdelife’de aradığınız ruhu bulmakta zorlanıyorsunuz. Tek çözüm gözlerinizi kapamak. Çünki görünen gerçek sizi alıp başka vadilere sürüklüyor..
Ey Kabe’nin sahibi, Kabe’yi Fil ordularından koruduğun gibi, fillerden daha dehşetli görüntüleri ve homurtuları ile dağı-taşı yiyip tüketen makinelerin şerrinden evini koru!İlk Kıblemiz Mescidi Aksa’nın altını oydular..
Kutsal evleri ülkelerin, milletlerin, kabilelerin hükümdarlığından kurtar ve salih kullarını bu makamlara hadim kıl!
Bunlar olmadan daha mı iyi idi. Yoo, ucuz Çin mallarının doldurduğu işportalar arasından geçiyordunuz.. Sağa sola atılan çöpler, dilenciler.. Salaş ucuz oteller. Kirli lüks arabalar.
Yine McDonald köftecisi yine Fred Chiken, yine Pepsi.. Kaba polisler.. Bangır bangır çalan Arapça, Urduca yeşil pop! 3 yıldızlı rezaletten 5 yıldızlı rezalete geçiş yapılıyor şimdi..
İslâm konferansı ya da İslâm ülkelerinin yapacak bir şeyleri yok mu? BM’ye mi başvurmamız gerekiyor!?. Kabe en büyük dini merkez değil mi, tarih ve kültür mirası değil mi?
İnanabiliyor musunuz, Peygamberimizin kazdığı Hendek savaşında hendeğin izleri bugüne kadar korunmuş, ama şimdi üzerinden asfalt bir yol geçiyor..
Fransızların Waterlo savaşında Napolyon’un mirasına sahip çıktığı kadar biz Müslümanlar Kabe’nin tarihine sahip çıkamıyoruz.. Yazıklar olsun bize!
Mekke, Medine ve Kudüs’ü birlikte düşünmeliyiz.. İşgalcinin kim olduğundan önce bir işgalin varolup olmadığına bakmak gerek ve sonra orada neler olduğuna tabii.. Evinizi soyan hırsızın adının Hasan mı Hans mı olduğu öncelikli derdiniz olmasa gerek..
Bugün Mescidi Haram’ın başına gelmekte olan felaketin, 2. adımında Medine-i Münevvere var! her iki kutsal mekanı da bu felaketten korusun, bu planı yapanlara fırsat vermesin! Ev’in sahibine bu işleri şikâyet ediyorum!
Kabe’nin hali, Müslümanların halinden daha iyi olacak değil herhalde. Meleklerin ve müminlerin laneti zalimleri bir gün ansızın yakalar.. Zemzem kuyusunun doğal mermerlerini kıranların nurdan sütunları mermer sütunlarla gölgeleme girişimi elbet bir gün Kabe’nin sahibi tarafından cezalandırılır.. Keşke Vehhabi din alimleri, hacıların küçük yanlışlarını düzeltmek için gösterdikleri çabanın binde birini yapılan büyük yanlışları önlemek için gösterseler.. Namaz kıldırırken ağlayan Kabe imamları yoksa Kabe’nin haline mi ağlıyorlar! Ümmet bu, ümmetin alimlerinin ve ümeranın hali bu olunca, Kabe’ye gir ağla, çık ağla! Necip Fazıl’ın dediği gibi “Ağlayın su yükselsin, belki kurtulur gemi”Her birimizin kalbinde bir “ev” var. O ev Kabe’nin halinden daha hallice değil.
Belki bir gün “gönül evi”mizi imar edersek, camilerimizi kurtarırız, camilerimizi kurtardığımızda da onu kurtaran cemaat Kıblesine sahip çıkar..
Camilerimizin duvarları çini kaplı, kocaman kubbeleri ve ışıltılı avizeleri var. Güzel sesli hafızları.. Upuzun minareleri ile ne güzel. Peki ya camilerin sosyal ve manevi mimarisi ne halde. Açları doyuruyor mu, ihtilafları çözüyor mu, zulme karşı direnenleri barındırıyor mu bağrında. Camiler işgal altında değil mi? Yüreklerimiz de Kıblemiz gibi işgal altında..
Kabe’nin etrafında yükselen toz bulutları, kalbinizi boğan Marlboro dumanı gibi.. Kabe’nin karşısındaki McDonald ve Pepsi kamyonu midemizi dolduran gıdaların markaları ile aynı..
Kalbimiz ne halde ise Kabe de işte o halde. Kalbimiz Kabe’ye yansıyor..
Sokakları dolduran kalabalıkların kalbinde ne kadar iman, sevgi, cesaret var, kafalarında ne kadar bilgi, ceplerinde ne kadar paraları var bu insanların.. Ayakları nereye gidiyor, elleri ne iş yapıyor, gözleri nereye kayıyor, şu kulaklıklarından kulaklarına akan mesaj ne?
Ey Kabe’nin sahibi, kendimizi sana şikâyet ediyorum.
Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların değil.
Biliyorum, sen cahil ve zalim bir kavme hidayet etmezsin.. Ey Allahım bizi bağışla, bağlı şeytanların şimdi bizim ellerimizi bağlamasın.. Allahım bizi cehalet zincirinden kurtar, zulümden yüz çevirme feraset ve basireti ver.. Kırılan saflarımızı düzelt.. Çünki biz zalimlerden olduk, başımıza gelen felaketlerin sebebini biliyoruz. Bizi kendine çevir. Çünki biz kendimizi değiştirmeden bizim için kurtuluş umudu yok!.. Şimdi tevbe zamanıdır..

Bayramınızı tebrik ediyorum. Allah (cc) sizi ve beni affetsin. En çok da, adına kamu mülkü denilen, yetim hakkını yöneten ve başkalarının sorumluluklarını taşıyanları..
Selâm ve dua ile..

Abdurrahman Dilipak - Vakit

1
Eki

BaYRamınız MübareK OLsuN

 Bu yazı admin tarafından Genel kategorisine eklenmiştir!

1
Eki

LaLe

 Bu yazı admin tarafından Genel kategorisine eklenmiştir!

1
Eki

Kur’anı Kerimin İsimleri

 Bu yazı admin tarafından Genel kategorisine eklenmiştir!

Bütün isimlerin hepsi Delaili ile birlikte Kitabullah ‘da belirtilmiştir.

1. Kitab-ı Mübin,
2. Kuran-ı Kerim,
3. Nur
4. Hüda
5. Rahmet
6. Furkan
7. Şifa
8. Mev’ıza
9. Zikir
10. Mübarek
11. Ali
12. Hikmet
13. Hakim
14. Müheymin
15. Habl
16. Sırat-ı Müstakim
17. Kayyim
18. Fasıl
19. Nebe-i Azim
20. Ahsenü’l Hadis
21. Müteşabih
22. Mesni
23. Tenzil
24. Ruh
25. Vahiy
26. Arab
27. Basair
28. Beyan
29. İlim
30. Hak
31. Hadi
32. Acaba
33. Tezkire
34. Urvetü’l Vüska
35. Sıdk
36. Adil
37. Emir
38. Münadi
39. Büşra
40. Mecid
41. Zebur
42. Beşir
43. Nezir
44. Aziz
45. Belağ
46. Kasas
47. Fi suhufin
48. Mükerrametin
49. Merfuatin
50. Mutahharatin

Kaynak: Hazinetül esrar-Celilitül ezkar
Kaynak: İtkan Lis-Süyüti

25
Eyl

Kur’anın Kalın Oluşunun Hikmeti

 Bu yazı admin tarafından Genel kategorisine eklenmiştir!

Çantamda taşımaya çalışıyorum. Ama zorlanıyorum. Kolayca sığmıyor. İnce kâğıda basılmışları da var ama sayfa sayısı yine fazla. Bir de meali ve meale dair notları ekleyince, iyice kalınlaşıyor. Kur’ân’dan söz ediyorum. Toplam 30 cüz ve her biri 20′şer sayfa. Kur’ân’ı okumuyoruz. Okuyamıyoruz.
Kolay mı? Tam 600 sayfa. Niye bu kadar kalın? Sanki Rabbimiz, 2Alın size sayfalarca Kur’ân; okuyabilirseniz okuyun bakayım’ diye meydan mı okumuş biz kullarına? Hafız olmak isteyenlere de haddini bildirmek mi istemiş? ‘Yıllarca ezber yap da göreyim seni? Yüzlerce tekrar yap da, adam ol!’ Azıcık olsaydı Kur’ân’ın sayfaları, hemen hepimiz az bir gayretle hafız olabilirdik! Sayfalar sayfaları izlemeseydi, meselâ otobüs beklerken bir hatim indirebilirdik! Ne hoş olurdu! Celâlini göstermek için mi bunca kalın tuttu Rabbimiz Kur’ân’ı? Korkutup da hizaya getirmek için mi bunca cüz, bunca uzun sureler, ayetler?
Hayır, hayır; eğer bizi vahiy karşısında ezmek olsaydı Rabbimizin dilediği, aksine, yarım sayfalık bir Kur’ân indirirdi. Ve derdi ki bize ‘İşte sizden istediklerim; bunları yaptınız yaptınız, yapmadınız yandınız!’ Bizi korkutmak isteseydi, yıldırmayı tercih etseydi , meselâ sadece Fatiha’yı indirip ‘Ben anlattıklarımı anlattım; size anlayacak akıl da verdim, göreyim sizi anlayın! Hadi bakayım, kendinizi beğendirin bana! Bir yolunu bulun, gözüme girin!’ diye kestirebilirdi. Ne gerek vardı ki Bakara’da uzun uzun konuşmalara? Niye anlatsındı ki kulu Mûsa’yı (as), Meryem’i, Yusuf’u (as), Yunus’u (as), Eyyûb’u (as) ve onca kıssaları hoş bir sohbet edasıyla? Mecbur muydu ki Rabbimiz, sanki biz O’na değil de O bize muhtaçmış gibi nezaketle, sabırla, her defasında yeni baştan hatırlatarak konuşmaya?
Çok iyi biliriz ki şefkatli öğretmenler, dersi tekrar ederler, bir defada anlaşılmayacağını anlayışla karşılayarak, yine yeni baştan alırlar. Dersi net olarak anlatsa da, kısa kesen, hiç tekrar etmeyen öğretmenlerde bir meydan okuma tavrı buluruz. Anlamayız o dersi. Korkarız öğretmeninden. Bir anlatışta anlayamayabileceğimizi anlayışla karşılamayan öğretmenden tırsarız, uzak dururuz. Dersi tekrarlayarak uzatan, örnekleri çoğaltarak bizimle daha uzun kalan öğretmenler daha şefkatlidir bize. Hele de ‘Şimdi not almayı bırakın, şöyle bir arkanıza yaslanın, beni dinleyin!’ demesi vardır öğretmenlerin ki, şeker gibi gelir o dakikalar. Anlarız ki, öğretmenimiz bizim anlayabileceğimize inanıyor. Anlarız ki, öğretmenimiz hemen anlamasak da yeniden anlatmaya hevesli. Anlarız ki, not almadan bile anlayabileceğimiz bir dersimiz var.
Kur’ân’ın uzunluğu ve tekrarları, bir bakıma, ‘Hadi arkana yaslan benim güzel kulum, sana anlatacağım kıssalar var!’ rahatlığını sunar bize. Böylece kalınlaşır Kur’ân. Sayfa üstüne sayfa eklenir. Der ki adeta Rabbimiz bize: ‘Bakara’yı kaçırdıysan, Al-i İmran var! Maide’de uyuduysan, Rahman var! Dilersen, sana anlatacağımın hepsini bir satırda bile anlatırım: İhlas var!’ Bu da olmadıysa, kulağına pınar suyu gibi akacak, kalbine bahar meltemi değdirecek Rahman var! ‘Rabbinin hangi nimetlerini edersiniz inkâr?’ diye diye hatırlattıklarım, bir bir saydıklarım var!’
Yani ki… Kur’ân’ın bunca kalınlığının sebebi, Rabb-i Rahimimizin tekrar etme şefkatindendir. Anlayamayabileceğimizi anlayışla karşılama inceliğindendir. Unutabileceğimizi de unutmama olgunluğundandır.
‘Ey kulum, [az önceki surede] açıkça ve defalarca söyledim sana, anlamadın mı? Bak bir daha söylüyorum! Unuttuysan da, üzülme! Ben bıkmam, usanmam, umut kesmem senden. Olsun, yine söylüyorum.’
‘Sevgili kulum, kendine yazık ediyorsun, biricik ömrünü heba ediyorsun; işin ciddiyetini kavramamış gibisin. Demiştim ya sana; ‘Şeytan sana apaçık düşmandır!’ İyi dinle, tekrar ediyorum!’
‘A benim güzel kulum; az önce hatırlattım sana, yine mi unuttun? Bir daha hatırlatıyorum. Kulum ve elçim Mûsa’nın başından gelenleri anlattığımda yok muydun? Öyleyse, şimdi sana biraz da kulum İbrahim’den (as) bahsedeyim, kulaklarını iyi aç. Hem böyle daha iyi anlayabilirsin. Olmadı mı? Hadi gel, bir de İsâ’dan (as) söz açalım.’
‘Bak yine yanıldın, şeytana yeniden kandın. Hadi sil gözünün yaşını. Yeni baştan başlayalım. Hani demiştim ya sana, rahmetimden ümidini kesmeyeceksin diye. Yine söylüyorum… Sözümdeyim ben! Sen gel, yeter ki.. Gel!’

Bunlar çok hafif geliyorsa, bir de Risale-i Nur Külliyatı’na bakalım: ‘Kur’ân, kitab-ı zikir, kitab-ı dua, kitab-ı dâvet olduğundan, içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir, belki eblâğdır. Zira, zikrin şe’ni, tekrar ile tenvirdir. Duanın şe’ni, terdad ile takrirdir. Emir ve davetin şe’ni, tekrar ile te’kiddir.’

Ne şefkatli ki Rabbimiz, bize kalınca bir Kur’ân indirmiş! Bizimle uzun uzun konuşmaktan usanmamış, bıkmamış… Her hatamızda, yeni baştan beyaz sayfalar açacak denli severmiş bizi. Gözden çıkarmazmış. ‘Ne haliniz varsa, görün!’ demezmiş! Kalınmış Kur’ân, çok kalınmış! Diyorum ki, bundan böyle, Kur’ân’ı hiç olmazsa kitaplığımıza kalınlığını görecek şekilde koyalım. Sırtı değil, sayfaları görünür olsun. Kur’ân’ı okumasak da, Rabbimizin rahmetini sayfa sayfa sayalım.
SENAİ DEMİRCİ

25
Eyl

Ölümü Seviyorum

 Bu yazı admin tarafından Genel kategorisine eklenmiştir!

Rabbime Kavuşma Hasretinden Dolayı

Ölümü Seviyorum,

Yumuşak başlı Yaptığı İçin

Fakirligi Seviyorum,

Günahları hafiflettigi İçin

Hastalığı Seviyorum…

Ebu Derda

25
Eyl

"O" {sav}

 Bu yazı admin tarafından Genel kategorisine eklenmiştir!

“(Ey Rasûlüm!) Şüphesiz ki Sen, yüce bir ahlâk üzeresin!” (el-Kalem, 4)

“(Ey mü’minler!) And olsun ki Rasûlullâh’ta sizin için, Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok zikredenler için bir «üsve-i hasene» (iktidâya şâyan en güzel bir örnek) vardır.” (el-Ahzâb, 21)

“Şüphesiz ki Allâh ve melekleri, Peygamber’e (çokça) salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin!” (el-Ahzâb, 56)

“…Rasûl size ne verdiyse onu alın! Size neyi yasakladıysa ondan da kaçının ve Allâh’tan korkun! Çünkü Allâh’ın azâbı şiddetlidir.” (el-Haşr, 7)

“Ey îmân edenler! Allâh’a itâat edin ve Peygamber’e itâat edin ki amellerinizi boşa çıkarmayın!” (Muhammed, 33)

“Kim Allâh’a ve Rasûl’e itâat ederse, işte onlar, Allâh’ın kendilerine nîmet verdiği peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerle berâberdir. Onlar ne güzel dost(lar)dır.” (en-Nisâ, 69)

“Onlar bilmiyorlar mı ki, kim Allâh’a ve Rasûlü’ne karşı koymaya kalkarsa, ona, içinde sürekli kalacağı cehennem ateşi vardır! İşte büyük rezillik budur.” (et-Tevbe, 63)

25
Eyl

Patates Tarlası

 Bu yazı admin tarafından Genel kategorisine eklenmiştir!

Nebraska’da yaşlı bir adam yaşardı. Patates ekimi için bahçeyi bellemesi gerekiyordu, lakin bu çok zor bir i şti. Tek oğlu olan David ona yardım edebilirdi, fakat o da hapisteydi. Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve müşkülatını izah etti.

Sevgili David,
Patates bahçemi belleyemeyeceğimden, kendimi çok kötü hissediyorum.
Bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım. Burada olsan bütün derdim bitecekti.
Biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin.
Sevgiler
Baban

Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı.
Babacığım,
Allah aşkına bahçeyi kazma, ben oraya cesetleri gömmüştüm.
Sevgiler
David

Ertesi gün sabaha karşı saat 04:00′ de FBI ve yerel polis ç ıka geldi ve tüm sahayı kazdılar, lakin hiç bir cesede rastlamadılar. Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler.
Ayni gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.

Babacığım,
Simdi patatesleri ekebilirsin. Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini yaptım.
Sevgiler
David

BİR GÜÇLÜKLE KARŞILAŞTIĞINIZDA,
KENDİNİZE BİR KAÇIŞ YOLU DEĞİL,
BİR ÇIKIŞ YOLU ARAYIN.

D. L. Weatherford

25
Eyl

TeBessüM =)

 Bu yazı admin tarafından Genel kategorisine eklenmiştir!

Bir Çin atasözü der ki: ‘’ Tebessüm etmesini bilmeyen, bakkal dükkanı açmasın’’.
Herkes komşu olan biri balcı, diğeri turşucu iki dükkan sahibinin hikayesini bilir.
Balcı da çeşit çeşit ballar var ama müşterisi yok. Turşucu ise basit bir turşu satar ama müşteriye zor yetişir.
Balcı bu işe şaşar ve bilge bir adama gider, durumunu anlatır. Adam gerçekten bilgedir ve der ki: Sen dükkanında bal satıyorsun ama yüzün sirke satıyor. Komşun turşu satıyor ama yüzü bal satıyor.
Güler yüz yüzün baharıdır, somurtmakta kışı.
Nede hep baharı yaşamayalım. Neden somurtalım ki, hayat buna değiyor mu?
Acımız olduğunda da gülünür mü? Gülünüyor, belki çok içten, samimi olmuyor ama en azından bir nebze olaya da bakış açımızı değiştirip, bizi rahatlatıyor. Ben denedim gördüm, oluyor yani…
Zaten gülmek, somurtmaktan daha kolay! Bir tebessüm içim yüzümüzde 17 kas gerilirken, somurtmak için 43 kas gerilir.
Peygamber Efendimizde ‘’Güler yüz sadakadır ‘’ buyurmuşlardır.
…..

‘’ GÜLMEK İÇİN MUTLU OLMAYI BEKLEMEYİNİZ, BELKİ GÜLMEDEN ÖLÜRSÜNÜZ’’

VİCTOR HUGO

‘’DURUM NE OLUSA OLSUN, DUDAKLARINDAN GÜLÜMSME EKSİK OLMASIN’’

VİCTOR PAUCHET

alıntı

25
Eyl

Bana kusurlarımı söyleyene Allah rahmet etsin

 Bu yazı admin tarafından Genel kategorisine eklenmiştir!

Hazret-i Ömer (r.a.): ‘Bana kusurlarımı söyleyen kimseye Allah rahmet etsin.’ derdi…

Ve bizzat kendisi Selmân’a, kendi kusurlarından sorardı. Bir def’a huzûruna geldiğinde:

- Söyle bakayım, aleyhimde neler duydun? diye sordu. Selmân:
- Öyle şey olur mu? diye özür diledi. Fakat Ömer ısrâr edince, Selmân:
- Evet, sofrada iki çeşit yemek bulundurduğun ve birini gece, diğerini gündüz yediğin, üstelik iki kat elbisenizin olduğu dedikodusu vardır, dedi. Hz. Ömer:
- Onları terk ettim, başka birşey duydun mu? diye sordu. Selmân:
- Hayır, başka birşey duymadım, dedi.

Yine Hz. Ömer (r.a.) Huzeyfe’ye:
- Sen münâfıkar hakkında Resûl-i Ekrem’in sırdaşı idin, bende nifak alâmetlerinden (belirtilerinden) birşey var mı? diye sordu.

O, bütün azamet, celâdet ve yüksek mevki’i karşısında kendini böyle töhmet altında bulundururdu. Allah Ondan râzı olsun. Aklı daha çok ve mevki’i daha üstün olan herkes kendini daha az beğenir ve daha çok hor görür.

Ne yazık ki, böyle bir adam bulmak da güçleşmiştir. Dalkavukluğu terkedip, kusurları olduğu gibi haber veren, çekememezlikten kurtulup da mübalâğa etmeyen kimse pek az bulunur. Gördüğün dostların ya hasûddur, çekemezler veyâ bir garazları var; kusûr olmayan şeyi kusur göstermeye çalışırlar, yâhud dalkavukluk yapar ve senin bir çok kusurlarını gizlerler. Bunun için, yâni gerçek dost bulamadığı için Dâvûd-ı Tâî uzleti tercih etmişti. Kendisine, niçin insanlar arasına katılmadığı sorulduğunda;

- Kusurlarımı benden gizleyen insanlar arasında ne işim var? derdi…